02 Kasım 2009 Pazartesi

The Pursuit


Bu ay içinde çıkacak yeni Jamie Cullum albümüdür kendisi... Tam olarak ne zaman çıkacak bilmiyorum lakin, Kings of Convenience ve The Clientele sonrası beni en çok heyecanlandıran albümdür son zamanlarda.

Albümle alakalı gördüklerimden yola çıkarak söyleyebileceğim daha R&B olacağı üzerine... Greg Wells prodüktörlüğünde olmasının bu yorumumda etkisi var tabii. Ama zaten Jamie Cullum' un da hiç bi zaman öyle 'deeply' bi şekilde insanlarda etki bırakma derdi olmadığını hissetmekteyim. Yani ne bileyim; onun şarkılarının 'catchy' oluşu bence tamamıyla pozitif bir etki bırakmasıyla alakalı... R&B bu sebepten iyi gelmiş olabilir...

Brazzaville ardından Nouvelle Vague

Son zamanlarda hayatıma giren en estetik olaylardan biri bu iki ayrı sesi, iki ayrı grubu vesaire ardı ardına dinlemek... Bu ikisi de o olayın en başarılı kısmı. Önce Xanax and 3 hours of tv ardından dance with me coverinı dinleyin görüceksiniz... Normalde Nouvelle Vague ile alakalı bi yazı yazsam sonlara doğru küfürler yağdırmaya başlarım. Ciddiyim.


Xanax and Three Hours of TV & Dance With Me ( Lords of the New Church cover )

26 Ekim 2009 Pazartesi

Bu Gitarın Hikayesi



Janine Nichols, Jeff a longtemps joué sur votre propre guitare : comment et
pourquoi ?


Janine Nichols, responsable de la programmation de l'église
St Ann ­: Après le concert en hommage à son père, il est retourné en
Californie. Puis il s'est fait cambrioler, sa guitare et d'autres instruments
ont disparu, et il est venu à New York pour donner plus de concerts. Je lui ai
alors proposé d'utiliser ma guitare, une Telecaster dont je ne me servais pas,
lui disant de la garder jusqu'à ce qu'il ait de quoi s'en payer une. Un an plus
tard environ, il m'a appelée pour me dire qu'il s'apprêtait à enregistrer un
disque et qu'il avait tout fondé sur le son de cette guitare : il voulait la
garder encore un peu. Il m'appelait de temps à autre pour me raconter des
anecdotes amusantes ou héroïques au sujet de la guitare. Un jour par exemple, il
a répété avec les Pretenders. C'est à cause de Chrissie Hynde ­ dont j'étais
fan ­ que j'avais acheté cette guitare et elle voulait la lui racheter !
Après le service funèbre, sa mère me l'a rendue. Le plus drôle, c'est que
maintenant, c'est comme si cette guitare jouait toute seule ! Elle était neuve
et difficile à jouer quand je la lui ai prêtée. Maintenant, elle est un peu
cabossée, mais visiblement elle a fait plusieurs fois le tour du monde et servi
tous les styles de musique. Elle est chaude, c'était bon de la retrouver dans
cet état.






Yani diyor ki; "babasının anısına düzenlenen konsere katılıp California' ya döndükten sonra Buckley' in evi soyuldu. Ekipmanları olmadığından dolayı o sıra bir dize konser için benim eski, artık kullanışsız hale gelen gitarımı kullanmasına izin verdim. Ve bir zaman sonra, beni arayarak "albümü bu gitarla kaydedeceğim" dedi. Tabii gitarın başına o sırada daha ilginç olaylar da geliyormuş... Misal, bir gün, gitarın benden önceki sahibi Chrissie Hynde, Buckley' e duyduğu hayranlığın nezdinde gitarı satın almak istemiş... "

21 Ekim 2009 Çarşamba

tona serenad & klarinettmusiken


Yeni İsveç bombaları... Aslında Musette ile ilişkili olduklarından ötürü keşfettiğim gerçeği de bariz -ki zaten Tona Serenad' ın myspace inde bazı Musette şarkıları da mevcut- bu kadar gevezeliği geçtim; ikisi de özünde superband...



peki bu ikisi nasıl müzik icra ediyor?


woody allen, louvre civarında bir jens lekman klibi çekmişte, bununla ilgili bir belgesel yapmışlar... işte bu iki grupta o belgeselin soundtracker' i gibi...
myspace de koyayım;

http://www.myspace.com/klarinettmusiken --- klarinettemusiken
http://www.myspace.com/tonaserenad --- tonaserenad

20 Ekim 2009 Salı

Hayatımın En Güzel Günü!

Teşekkür ederim; minnettarım.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Sakin: Bir 16 Ekim Akşamı.


Todd Haynes' in bindokuzyüzdoksandokuz yılında yaptığı bir filmdir Velvet Goldmine. Haynes, bu yapıtında; David Bowie eksenli; Onurunaleladebirrüyasını kadraja almıştır aslen... Lakin, şimdi okuyan gözlerin merakı içerisinde; fazla herzevekillik yapmadan; aklınıza gelen "ne alakası var?" sorusunu ben cevaplandırmayacağım... Onu yapan o gece sahnedeki o dört naif insandı. O sıra, Sentetik Sezar söylerken çalmağa devam ediyorlardı. Lakin, başçocuk (ki ona arkadan birisi "Frontmen" diye de hitap edebilirdi komple bilmediğimiz bir dilde) üzerine ekstrem ve olabileceği kadar da abstre bir şekil takınmıştı. Mikrofonundaki tül, birilerini korkutabilirdi de. Başka bir vucut aldığını düşünen birilerini... Susmaya ihtiyacı olmadığından belkide dinliyorduk o an, sanki birinin arkasından "fado" ağlar gibi. Bir kez' i... Belkide ona kilometrelerce uzaktan; en basit kağıda dökülen kelimelerin verdiği ucuz bir baskıdan geldi... Ama yine de etkilemişti ki belli... Çünkü sebebi olmadan; nereye gideceğini bilmeden bi vasıtaya derdini anlatamayacak kadar çaresiz bırakılmıştı (k) ki oradaydık.
Sakin, var olduğu yere "bağımsızlık" yolunu vaad eden; ve bununla kalmayıp yolun raylarını tek tek; kendi emeğiyle koyan 4 kişiden oluşuyormuş... O ara, İkarus Başarsa' ya eşlik ediyorduk. (iri cüsseli adam bakarken; ona hiç bakmadığımızı da sanarken)... O yolda, kendi idealarını literalize eden adamların başındaki uzun saçlı çocuk eğer Brian Slade derinliğine haiz olmasaydı, 'Sakinfan' şu sıra ne dinlerdi ya da neye seçici talim ederdi bilemeyiz. İşte bu gerçekliğin izafiyeti yoktur. Şu an aklıma geliyordu; bu cümlelerin nedeninin o gün Yağmur Güncesi çalan yine yine yine o dört kişinin olduğu.
Çünkü yine onlardı; denizin daha soğuk bir tarafından sesleri yine o tuğla yığınının içerisine atan, yine o 'fado' nun sebebini; asıl sahiplerini hatırlattırıp anımasatan... O soğuk denizden daha az uzakta bi yerlerde olan bi şeylere dair. Galler' den; Lice' ye...


...


Bir konser yazısı nasıl olmalıdır? Bilmiyorum gerçekten... Konseri anlatmak yerine, anlamayı seçerken eğlenebilir mi insan? Ya da sahnede duran kadın olmayanların size vaad ettiği o 'nafiz'lik hissiyatı ne kadar mühim veyahut elemdir? İşte bunları da bilmiyorum... Bir 16 Ekim Akşamı başka neler yapabileceğimi de; ne kadar derinlere inilebilineceğini de bilmiyorum... kim olduğuna bağlı olsa da; o gün ardı ardına, saniyesi saniyesine işledi her şey. Ve o "her şey" yine havaî bir renk, paramparça bi şekil almıştı sahneden inerken o dört kişi. Ve bizde evimize gittik emin olun çehremdeki herkes gibi düşünerek...

(Foto: Sakinfan' dan alıntıdır, istenmezse silinebilinir)

Ilse Bing (23 March 1899 – 10 March 1998)


Şu an; buraya "şu dünya ne garip yer be..." yazsam felaket komik görünür... Lakin, gördüğünüz fotoğrafın da aynı derece "felaket" bir tarafı yok mu dersiniz? (bayılıyorum bu melul bakışlara; aynı zamanda, dünyadaki ciddi projelerin asırlar sonra herzevekil şekilde devinmesine) bence Ilse Bing 1931 de ne olacağını hiç tahmin edemeden basmış deklanşörüne...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Lan Ian Brown' a Noldu?


Ian Brown diyince aklıma safi, Liam Gallagher geliyor. Gallagher de Ian' ın fotoğrafını buzdolabına yapıştırsın.
Neyse; konudan sapmayayım, solo albümü çıktıydı geçtiğimiz aylarda. Ben çok sevdim bu albümü. Stone Roses gibi olmaya çalışmış.(lakin; Stellify dışında olmamış) öyle bi albüm işte yaaaa. Bi de kıvırıyo adam "Tirilır bana ilham oldu" diye. Zager and Evans bile sana yaramamış Ian...
o değilde, bilgisayarımı verin lan artık "I Wanna Be Adored" dinleyecem.